|
KROISOS
Barışta
oğullar babalarını,
savaşta babalar oğullarını gömer.
Kroisos'tan Özdeyiş
Batı Anadolu’daki Lidya devletinin son kralı olan ve
yaklaşık İÖ 561-546 arasında ülkesini yöneten Kroisos’un hangi tarihte
nerede doğup, nerede öldüğü bilinmemektedir. Kroisos zenginliğiyle
ünlüydü. Tarihte ilk kez onun zamanında altın ve gümüş para basıldığı
söylenir. Türkçe de ki “Karun kadar zengin” deyimi bu kraldan
kaynaklanmaktadır.
Kroisos, Anadolu kıyısı boyunca, bir çok Yunan kentini
ele geçirdi, bir yandan da Eski Yunanlılarla ticareti sürdürdü. Yunan
halkını ve onların yaşayışını beğenen Kroisos, tanrı Apollon’un
Delfi’deki tapınağına armağanlar yolladı. Yunan gezginlerini sarayında
ağırladı ve buyruğu altındaki Yunan kentlerinin bir ölçüde kendi
kendilerini yönetmelerine izin verdi.
Pers kralı Kiros (Kurus) Lidya’nın altın yataklarını ele
geçirmeyi aklına koymuş olmasaydı, belki de sonunda Yunanlılar ile
Lidyalılar Kroisos’un yönetimi altında birleşeceklerdi. Kroisos,
Kiros’un niyetini öğrenince Delfi’deki kahine giderek savaşa girmek
konusunda düşüncesini öğrenmek istedi. Kahin ona, eğer savaşırsa güçlü
bir imparatorluğun yıkılabileceğini söyledi. Kroisos bu uyarıyı, Pers
hükümdarını yeneceği biçiminde yorumladı. Ne var ki, Sart’taki büyük
savaşta yıkılan kendi imparatorluğu oldu.
Yenilen kralın başına gelenlere ilişkin değişik
söylentiler vardır. Bunlardan biri, Kroisos’un kendini yanmakta olan bir
odun yığını üzerine attığı ama tanrı Apollon’un alevleri söndürmek için
bir sağanak göndererek onu kurtardığı yolundadır. Bir başkasına göre,
Kiros’un buyruğu üzerine, yakılması için hazırlıklar tamamlanır; alevler
yükselirken Kroisos yüksek sesle Yunan devlet adamı ve şair Solon’un
adını anar. Kiros ona böyle bir anda neden Solon’u andığını sorar.
Kroisos da, bir zamanlar zenginliği ve mutluluğuyla övünürken, sonunun
nasıl geleceğini bilmeden, kimsenin mutluyum diyemeyeceğini söylediği
için Solon’u andığını anlatır. Bu açıklamadan çok etkilenen Kiros,
Kroisos’u odun yığınından çekip alır ve ona tahtını geri verir.
KROISOS VE SOLON
“Sardes düştükten sonra Kroisos Kyros’un esiri olur.
Orada kralın konuğu olduğu sarayda, üçüncü ya da dördüncü gün,
Kroisos’un buyruğunu alan adamları Solon’a hazineleri gezdirdiler.
Kroisos ona şunu sordu. ‘Atinalı, dedi, benim konuğum, bir filozof
olarak sana bunca ülkeyi gezdirten meraklı yaradılışının ve bilgeliğinin
ününü birçok kez biz de duyduk, bundan ötürü sana şunu sormak isteği
uyandı bende, acaba mutlulukta başka herkesi geride bırakan bir kimseye
rastladın mı?’ Böyle soruyordu, çünkü kendisi bu adam olmakla övünürdü
bütün talihli insanlar arasında, ama Solon, ona yaranmayı aklına bile
getirmeden ve yalnız gerçeği düşünerek, Atinalı Tellos’u gördüm, dedi.
Bu cevaba şaşıran Kroisos bir soru daha sordu: Tellos’u niçin bu kadar
talihli sayıyorsun? –Tellos, dedi Solon, zengin bir ülkede yaşıyordu,
güzel ve erdemli çocukları vardı ve evinde başka çocukların da
doğduklarını ve hepsinin de yaşadıklarını gördük, üstelik bizde talih
bakımından gerekli olan geniş ve maddi rahatlığı da vardı, ama asıl şu
ki, ömrü parlak bir sonla taçlandı, Atinalıların komşu kente karşı
verdikleri bir savaşta, Eleusis’te yurdunu savunurken ve düşmanı önüne
katıp kovalarken buldu ölümlerin en güzelini ve Atinalılar ulusal tören
yaptılar onun için, düşmüş olduğu yerde ve onu çok ululadılar.
Solon’dan Tellos’un mutluluğunu dinlemekten usanan
Kroisos, ondan sonra kim gelir senin bildiğin? Diye sordu, çünkü hiç
olmazsa ikinciliğin kendisine geleceğinden hiç şüphesi yoktu. Onlar,
dedi Atinalı, Kleobus ve Biton’dur. Argos soyundan olurlar, namuslarıyla
yaşayacak kadar varlıklıydılar, kolları da güçlüydü, işte bak büyük
yarmalarda kazandıkları ödüllerden başka, bir de şunu anlatırlar onlar
için: Argonlular Here onuruna bir bayram kutluyorlardı; analarının bir
arabayla tapınağa kadar getirilmesi gerekiyordu ve öküzler istenildiği
saatte tarladan dönmemişlerdi; geç kalmaktan korkan gençler, kendileri
girdiler boyunduruğa ve arabayı çektiler; arabanın üzerinde anaları
vardı ve gık demeden kırk beş stadion boyunca taşıdılar ve tapınağa
getirdiler. Orada bulunan bütün inanç sahibi kişiler bunu gözleriyle
gördüler, bundan başka bu davranışları ölümlerin en tatlısıyla
taçlandırıldı, Tanrı onlara insan için ölümün yaşamaktan daha iyi olduğu
yeri gösterdi. Argos’lular sarmışlardı çevrelerini ve bu genç adamların
maddi manevi güçlerine imreniyorlardı; böylece soylu çocukları olan
anayı kutluyorlardı. Ana mutluluk içindeydi, oğullarının başarısıyla
başı dik, tanrıçanın heykeli karşısında ayakta duruyor, ona, kendisine
bunca onur kazandırmış olan oğulları Kleobis ve Biton’a, insanoğlunun
elde edebileceği en iyi şeyi bağışlaması için dua ediyordu. Bu duadan
sonra kurban kesildi, kutsal şölenler verildi; sora delikanlılar
tapınağın içinde yatıp uyudular ve uyanmadılar, bu son uykuda kaldılar.
Argoslular onların heykellerini yaptırdılar, üstün ve yüce kişiler
sayarak Delphoi’ye sundular.
Solon, böylece, ikinci sırayı da bu genç adamlara vermiş
oluyordu. Kroisos öfkelendi: Atinalı yabancı, dedi, ya biz, bizim
mutluluğumuzu sen hiçe mi sayıyorsun ki bu basit insanları koyuyorsun
ikinci sıraya? –Kroisos, dedi Solon, sen tanrının insanlara karşı ne
kadar kıskanç olduğunu ve ona hiçbir zaman güvenilemeyeceğini bilen bir
kişiyi sorguya çekiyorsun. İnsan bir ömür boyunca, görmek istemeyeceği
çok şeyi görebilir, çok eziyet çekebilir. Ben aşağı yukarı yetmiş yıl
sayıyorum insan ömrünü. Bu yetmiş yıl, artık ayları saymazsak, yirmi beş
bin iki yüz gün yapar, ama aylarla mevsimlerin denk düşmesi için yıla
iki yılda bir, bir ay eklersek, yetmiş yıldan başka, bu artıklı aylardan
otuz beş ay daha eder ve bu ayların gün sayısı bin ellidir. Ve bütün bu
günler de, ki hepsi yirmi altı bin iki yüz ellidir ve yetmiş yıla denk
gelir, kesin olarak bir ek olay yoktur ki bugünkü yarınkine benzesin. Şu
halde ey Kroisos, insan için yalnız talih ve talihsizlik vardır. Evet,
görüyorum, sen çok zenginsin, çok insana hükmediyorsun, ama benden
istediğin şeye gene de cevap veremem; çünkü önce ömrünün güzel bir sona
bağlandığını öğrenmem gerekir. Zira çok zengin insan vardır ki, kıt
kanaat yaşayan insandan hiç de daha mutlu değildir, eğer talih,
zenginlik içinde geçen ömrünün sonuna kadar ona yar olmazsa. Nice insan
vardır ki masallardaki kadar zengindir, ama mutsuzdur, niceleri de
vardır ki şöyle böyle geçinirler, ama talihlidirler. Çok zengin olanın,
eğer mutlu değilse, talihli olandan yalnız iki ayrıcalığı vardır; ama
talihli olanın mutlu olmayan zengine bakarak pek çok ayrıcalıkları
vardır; birisi için her dilediğini yapmak ve büyük bir para kaybını
karşılamak çok kolaydır; ama bir de öbürünün üstünlüklerine bakalım:
Elbette büyük bir kaybı ve aşırı istemleri öbürü gibi karşılayamaz; ama
talihi onu bundan korur; üstelik sağlam yapılıdır, hastalık bilmez,
üzüntü tanımaz, görmelere layık çocukları arasında mutludur. Bırak bir
de bütün bunlara taç olarak ömrünü mutlu bitirsin ve işte mutlu adam
sözüne layık kişi, senin aradığın kişi budur. Ama ölmeden önce, dilini
tut, mutludur demek için acele etme, yalnız talihli de, o kadar. Elbette
her üstünlüğü elde etmek bir ölümlü için olacak şey değildir; hiçbir
toprak yoktur ki kendi kendisine yetsin ve her ürünü versin; şu ürünü
verir, ama kendisinde yetişmeyen öbürünü başka yerden alır; en çoğuna
sahip olan en iyisidir. İnsanoğlu için de böyledir; hiç kimse tek başına
her şeyi elde edemez; filanı elde eder, falandan yoksun kalır. O ki ömrü
boyunca her zenginliğe erişir ve en son dünyadan hoşnut ayrılır; işte o,
bana göre, ey kral, mutlu insan adını hak eder. Her şeyin sonuna
bakmalıdır; tanrı çok insana mutluluğu yem olarak sunar, sonra da çeker
alır elinden.
Bence bunlar, zaten Atinalıya pek değer vermeyen
Kroisos’un hoşuna gidecek sözler değildi ve bu, eldeki şeyleri hor
görüp, her şeyin sonuna bakmayı öğütleyen dar kafalı adamı kapı dışarı
etti”(HERODOTOS, 2000; 52).
KROISOS VE KYROS
“Persler Sardes’i ve Kroisos’u, on dört yıllık bir
saltanattan sora on dört günlük bir kuşatma sonunda, onların eline düştü
canlı olarak. Ve böylece yerle bir etti bir büyük imparatorluğu, oraklin
dediği gibi, yani kendisininkini. Persler, tutsağı Kyros’a götürdüler.
Kyros odun yığdırdı, üzerine zincire vurulmuş olan Kroisos’u
çıkarttırdı; iki yanında iki kere yedi Lydia çocuğu yer almıştı. Kyros
bunları bir ganimet sunusu olarak tanrılara kurban etmek mi istiyordu?
Bir adağı vardı da onu mu yerine getiriyordu? Yoksa, Kroisos’un dinine
ne kadar bağlı bir insan olduğunu öğrenmişti de, gelsin bakalım
tanrıları da onu diri diri yanmaktan kurtarsınlar, diyerekten mi
çıkarmıştı odun yığınının üzerine? Neden olursa olsun, o böyle yaptı
diyorlar. Ve ekliyorlar: Kroisos, odun yığınının üstünde ayakta durmuş;
böyle tam bir felaketin ortasında Solon’u düşünecek zaman bulabilmiş ve
şu sözün tanrısal anlamanı kavramıştı: Hiçbir canlı mutlu değildir; bunu
düşünmüş, göğsünden derin bir inilti yükselmiş ve karanlık bir
dilsizlikten sıkarak, üç kez, Solon diye bağırmış. Bunu işiten Kyros,
adamlarına buyurdu, Kroisos’tan sorunuz, bu çağırdığı kimdir? Diye;
bunlar odun yığınına yaklaşıp sordular. Kroisos bir süre sustu, cevap
vermedi, sora kesin bir emir üzerin şunları söyledi: ‘Bir adam ki,
dünyayı yöneten kişiler onunla konuşabilmiş olsalardı, bu benim için
büyük hazinelerden daha değerli bir şey olurdu’. Bu sözlerden bir anlam
çıkaramadılar ve bu sözün ne demeye geldiğini söyletmeye çalıştılar.
Yakasını sıyıramadığı sıkıcı sorulara karşı Atinalı Solon’un nasıl
geldiğini, gördükleri karşısında nasıl şaşırdığını, onu nasıl bir
söylevle küçük düşürmüş olduğunu ve olayların nasıl onun, aslında
kendisine, Kroisos’a değil, daha çok bütün insanlığa ve özellikle
kendilerinin mutlu olduğuna inanan insanlara yöneltilmiş olan sözlerine
hak verdiğini, bir bir ve içtenlikle anlattı. Kroisos bunları söylediği
sırada ateş verilmiş, odun yığını uçtan uca alev almaya başlamıştı. Ama
tercümanların dilinden bu sözleri dinleyen Kyros’un yüreği sızlamıştı ve
düşünüyordu ki kendisi de bir insandır ve yakma için diri diri ateşe
verdiği adamın, zenginlik bakımından kendisini kıskanacak bir şeyi
olmamıştır ve bir gün kendi başına da böyle bir şey gelebileceğinden
ürkmüştü, çünkü dünyada insanoğlunun güvenebileceği hiçbir şey yoktu ve
ateşin hemen söndürülmesini, Kroisos ve arkadaşlarının odunların
üstünden indirilmesini emretti”.
Ama bütün uğraşmalara rağmen ateş söndürülemiyordu. O
zaman, diyor Lydia hikayeleri, Kyros’un davranışındaki değişikliği fark
eden ve herkesin ateşi söndürmeye çabaladığını, ama başaramadığını gören
Kroisos yüksek sesle Apollon’u yardıma çağırmaya başladı, ona sunmuş
olduğu güzel sunular yüzü suyu hürmetine bugün kendisine yardım
etmesini, tehlikeden kurtarmasını yalvarıyordu. Ve böylece gözleri
yaşlar içinde ufuktan bir bulut koptu, bulut yarıldı, sel gibi yağmur
indi ve ateşi söndürdü. Kyros bununla anladı ki, Kroisos tanrılar
katında değerli tutulan erdemli bir kişidir”
PRIENELİ BİAS VE KROISOS
Kroisos (
Karun ) Lidya kralı olunca ; Anadolu'
daki bütün kentleri kendine bağladı. Ege adasındaki bütün adaları da
kendine bağlamak için gemiler yaptırmaya başladı. Bu sırada aynı
bölgeden geçmekte olan Priene'li Bias kralı ziyaret etti. Kral ona
adalar için gemi yaptırdığını anlatarak , adalılar hakkında bazı sorular
sordu. Bias adalıların onbin at yetiştirmeye başladıklarını ve bunlarla
Lidya'ya saldıracaklarını söyledi. Kral bu sözler üzerine hem şaşırdı
hemde keyiflenerek gülmeye başladı. Bunun üzerine Bias; " kralım siz
adalıların at yetiştirip saldıracaklarınıza gülüyorsunuz, adalılarda
sizin gemi yaptırmanıza gülüyor ve sizi bekliyorlar " dedi.
Kafası karışan kral gemi yaptırmaktan ve adalara saldırmaktan
vazgeçmiştir
SARDEIS / SARDIS
/ SART HAKKINDA GENEL BİLGİLER

İzmir-Ankara karayolu üzerinde, Salihli'nin 8 km kadar batısında, bir
köyün içinden ve tam orada, küçük bir köprünün üstünden geçersiniz.
Köprünün altındaki derecik, bugün Sart çayı diye anılan, ilkçağ
Lydia'sının pek ünlü Paktolos Çayı'dır. Ünlü olması, altın kırıntıları
getirmesinden ve pek çok destan öyküsünde anılmasından ileri gelirdi.
İşte bu yerde, adını Sart diye Türk ağzına uydurduğumuz tarihsel kentin
alanında, kalıntıların aşağı yukarı ortasında bulunursunuz; ama nicesi
hayli görkemli olan kalıntıların hemen hiç birini oradan göremezsiniz.
Bu
kentin tarihçesi, İÖ. 2 bin yıla kadar uzanır. Mısır hiyerogliflerinde
Sardana diye geçen adı, hiç kuşkusuz, o binyıldaki batı ve güney Anadolu
halkının, Luwi'lerin dilindendi. Luwi diliyle bir ölçüde hısım olan, İÖ
1.binyıl Lydia halkı dilinde, kentin adı, Sfarda'ya dönüşmüş olsa gerek.
İoannis Lydus (lydia'lı İoannis ) adlı, İS 6.yüzyılda yaşamış yazar,
Hellen ağzında Sardeis/Sardis olmuş adın aslının Lydia dilinde "yıl"
anlamına gelen Sfardis sözcüğü olduğunu söylüyor.
Sardis'in, üstelik Lydia'nın ve Lydialıların adı, Homeros'ta geçmez.
İlliada'ya göre, Troia savaşları çağında ( yaklaşık İÖ 1200 ) o yöredeki
halkın adı Maiones, yörenin adı da Maionia (Maiones Yurdu ) idi. Ancak,
Homeros'un Sardis'i anmaması, Troia savaşları çağında kentin henüz var
olmamasından değil, başka bir ad taşımasından ve İlliada'da o adla
anılmasından iler gelse gerektir. Çünkü, Gediz Ovasının Marmara Gölü-Bozdağ
arasındaki bölümü, tüm Anadolu'nun en bereketli yörelerinden biridir. Ve
burada, özellikle Marmara Gölünün batı ve güney kıyılarında daha tarih
öncesi çağlarda yerleşme merkezleri kurulduğu, 1967 yılında yapılan
araştırmalarda ortaya çıkarılmıştır. O yıl, gölün güney kıyısında,
Tekelioğlu Köyünün 800 m kadar batısında göle uzanan Ahlatlı Tepecik
çıkıntısında yürütülen kazılar, orada, İÖ 3. binyılın ikinci yarımında
yoğun yerleşme bulunduğunu kesinlikle kanıtlamıştır. Sardis kenti
tarihçesinin en azından İÖ 1200 dolaylarına uzandığı da yine kazılar
sonucunda anlaşılmıştır. 1966'da, Lydia Çukuru diye anılan ve "tunç
öteberinin çıktığı ev" (house of bronzes) kalıntılarını da içeren kazı
yerinde, İÖ 1200-900'e tarihlenen sub-miken ve proto-geometrik çanak
çömlek bulunmuştur. Tarihçesinin ilk döneminde, Sardis'in Helenlerce
kullanılan adının ne olduğu kesinlikle saptanamamıştır. Homeros'un
andığı, o yörede bulunan iki kent, Tarne ve Hyde kentlerinin her biri
için " bu sonradan Sardis adını alan kenttir" görüşü öne sürülmüştür.
Sardis, batı Anadolu ilkçağ tarihçesinin bilinen döneminin kentlerinden
biri, hatta çoğu zaman birincisi olmuştur. Kent, altın çağını Lydia
krallığının başkentiyken, özellikle krallığının çok güçlü olduğu
dönemde, son kral Kroisos'un döneminde yaşadı. Çağdaş halk
masallarımızda Kaarun adıyla anılan Kroisos'un zenginliğini yaratan en
önemli gelir kaynaklarından bir. Paktolos / Sart Çayı'nın getirdiği
altın kırıntılarıydı. Sophokles, bir yapıtında (philoktetes,dize 394)
"Toprak, Zeus'un bile anası, sen ki altını bol Poktolos'a hükmedersin."
diyor. Bu çay, Sardis'in içinden geçiyordu ve kyısında altın
kırıntılarını toplayıp işleme yerleri kurulmuştu. Yazık ki, Paktolos,
daha Strabon Çağı'nda, yani İS 1.yüzyıl başlarında artık altın kırıntısı
getirmez olmuştur.
Sardis, İS 17 yılındaki depremde büyük zarar gördü ve Roma imparatoru
Tiberius'un yardımı ile, onarılıp yenilendi. Bunu izleyen yıllarda Pax
Romana ( Roma İmparatorluğu'nun, tüm topraklarında sağladığı barış) batı
Anadolu'nun bir çok diğer kenti gibi Sardis'in de çok gelişmesine yol
açtı. Bugün kazıların ortaya çıkardığı kalıntıların çoğunluğu o dönemden
kalmadır. Hristiyanlığın ilk yüzyıllarında da Sardis önemini korudu.
Batı Anadolu'da ilk kurulan ünlü 7 kiliseden biri (burada kilise
sözcüğüyle yapı değil, inananlar topluluğu anlatılıyor) buradaydı. Sonra
kent, Bizans İmparatorluğu'nun önemli bir piskoposluk merkezi oldu.
Ancak batı Anadolu'yu talan eder, yakıp yıkarken kente büyük zarar
verdiler. Sardis, 1402'de Timur orduları tarafından talan edildi,
yakılıp yıkıldı ve bir daha kalkınamadı. Belki bunda, Osmanlı
egemenliğinin o ilk yüzyıllarında, Manisa'nın çeşitli nedenlerle
gelişmesi, bölgenin metropolis'i (ana kenti) durumuna gelmesi de bir
etken olmuştur. Sönükleşen kent, yüzyıllar boyunca akropolis tepesinden
akıp duran, özellikle yağmur yüzünden sürüklenen gevşek toprakların
altına yavaş yavaş gömüldü. Tarihsel akropolis surlarının çoğu bölümü
de, altındaki toprakla birlikte, aşağıya doğru göçüp gitmiştir.
İzmir-Ankara ana
yolunda Paktolos / Sart çayı üzerindeki köprüden geçer geçmez, sağa
sapan ve akarsu kıyısını izleyen asfalt yüzeyli bir yol görürsünüz.
Kavşaktaki levhanın gösterdiği gibi, bu yol, pek az ilerideki Artemis
tapınağına gider. O yola giriniz. Önce, sağınızda yol ile Paktalos /
Sart çayı arasında, Roma ve Bizans çağlarından kalma ev, kilise vb.yapı
kalıntılarını göreceksiniz. Biraz ilerleyince, bu kez solunuzda,
yamaçta, " Piramid mezara gider" levhasını görürsünüz. Oradan tepeye
tırmanınız. Birkaç dakika sonra, günümüze yalnız alt bölümleri
ulaşabilmiş piramid biçimli mezara gelirsiniz. Yapılış biçimine
bakılarak bunun, bölgede İran egemenliği çağından, belki İÖ .yüzyıldan
kalma olduğu sanılıyor. Özellikle ilgi çekecekyönü, içindeki kemerli
mezar odasının duvarlarında tavus kuşu ve diğer kuş resimlerinin
bulunmasıdır. Yine yola ( Artemis tapınağına giden yola ) dönünüz. Orada
bu kez yolun diğer yanına, oradan da Sart Çayı'nın öteki kıyısına geçer
ve karşınızdaki tepenin doruğu yönünde yürürseniz, tepenin eteği ile
doruğu arasında, Lydia çağının nekropolis'ini (mezarlığını )
göreceksiniz. Buradaki mezarlar genellikle, dağa oyulmuş bir geçit,
geçitin sonunda yaklaşık 2 m yüksekliğinde bir kapı boşluğu; bunun
arkasında, kaya içine oyulmuş bir mezar odası biçimindedir. Ölü, mezar
odasında çoğu kez bir terra kotta ( pişmiş toprak ) lahit içine
yerleştiriliyordu.
Bir kez daha yola dönünüz ve yolun sonuna kadar ( birkaç yüz metre
ileridedir) gidiniz. Kent kalıntıları arasında en ilginç olanının,
Helenistik Çağdan ( İÖ son 3 yüzyıl ) kalma Artemis Tapınağının yanına
gelmiş olacaksınız. Yol ile tapınak arasındaki sunak, tapınaktan daha
eskidir. Büyük serüveni Xenophon'un Anabasis'inde anlatılan Genç Kyros,
kendisiyle savaşıma giren bir yakınını, Orontas'ı burada bağışlamış,
Orontas bu sunakta ondan özür dilemiş ve Genç Kyros'la elele tutuşarak
ona bağlılık andı içmişti. (Anabasis,1 VI 7) Artemis Tapınağı'nın güney
köşesinde 4.yüzyıl yapısı bir kilisenin kalıntıları vardır. Buradan
başlayarak yamaç yukarı, akropolis tepesinin eteği boyunca güney yönüne
ilerleyiniz. Orada, bir dere daha doğrusu akıntı yatağı bulacak ve hayli
zaman onu, patika imiş gibi izleyebileceksiniz. Bu hafif tırmanış, sizi
önce, akropolis'e gerçek tırmanışı en az zahmetle yapabileceğiniz yere,
akropolisin güney yamacına götürecek, üstelik oraya gidinceye kadar bir
hayli yükseğe çıkmanızı sağlayacaktır. Orada, akropolisin güney
parçalarını, daha doğrusu ilkçağ akropolisi güney yanına yerleşmiş
ortaçağ kalesi bölümlerini göreceksiniz.
Toprağın olağanüstü yumuşaklığı ve akıcılığı nedeniyle, akropolisteki
ilkçağ surlarının, İÖ 547 tarihinin (son araştırmalar İÖ 546 tarihi
yerine İÖ 547 tarihinin verilmesini gerektiriyor) aşağıda, ovada yapılan
meydan savaşında yenilen, ama ordusuyla düzenli biçimde çekilmeyi
başaran son Lydia kralı Kroisos'un, İran şahı Büyük Kyros'a karşı
kendini savunmak için kapandığı kalenin; hatta, Kroisos kalesiyle ne
ölçüde aynı olduğunu bilmediğimiz, İskender çağındaki, İskender'in
çıktığı gördüğü, hayran kaldığı kalenin hemen hemen hiçbir parçası
günümüze ulaşmamıştır. Ortaçağ kalesinin bile yalnız bu güney yandaki
bölümleri ayakta kalabilmiştir. O bölümlerin altına kadar tırmanış,
yorucu olmakla birlikte, pek zor değildir. Buna karşılık onlara
yaklaşmak ve kalenin içine girmek, hele hele içine girince güney yandaki
en sağlam kalmış bölümlere geçmek, yalnız zor değil, eni konu
tehlikelidir.
Akropolis tepesinden aşağı, Artemis tapınağının yoluna inelim;
geldiğimiz yolu izleyerek, Paktolos Sart Çayı'nın yakına çıkalım. Ana
yolda, doğu yönünde biraz yürüyünce, anayolun sol yanında, onarılarak
eski görkemine kavuşturulmuş pek güzel bir yapı göreceksiniz. Lise
işlevi gören bu Gymnaseion'nun doğu bitişiğinde, onun avlusuna (palaestra)
eklenmiş durumda. İS 3.yüzyıldan kalma bir Musevi tapınağının (sinagog)
kalıntıları vardır. Böylece o çağda Sardis kentinde önemli bir Musevi
topluluğunun bulunduğu ortaya çıkıyor. Akropolis tepesinin eteğinde,
ilkçağ kenti tiyatrosunun ve Stadeion kalıntıları vardır. Ordan ana yola
inince diğer yanda hamam kalıntılarına rastlarız. Bunlar da Roma ve
Bizans çağlarından kalmadır.
LİDYALILAR
Kökenleri konusunda kesin birşey söylenilemeyen Lidyalılar’ın
oturdukları yerlere MÖ 2. Bin yıldan önce geldikleri bilim adamlarının
ortak görüşüdür. Dilleri nedeniyle Hint-Avrupa kökenli oldukları
düşünülmektedir. Sonraları Lidce konuşan bu halk kütlesinin MÖ 2000 ya
da daha erken bir tarihte Hititler’den ayrıldığı sanılır. Buna karşılık
Lidya’da hiç olmazsa Kalkolitik çağdan başlayarak yerli bir halk
kitlesinin oturduğu kesindir. Lidyalı’lar yerli halkla kaynaşmış
gibidir. Herodotos’tan öğreniyoruz ki “Yunanlıların Lydia diye
bildikleri ülkede eskiden ,Maionlar adında, Lidlerden farklı, ama onlara
tümüyle yabancı olmayan başka bir halk yaşardı. Lidler, Maionları yenip
topraklarını alınca onlar da ya denizi geçip batıya kaçtılar ya da kalıp
yenenlere boyun eğdiler”.
MÖ 7.yy’ın ilk yarısı içinde birdenbire parlayan Lidya krallığı, Önasya
dünyasının en ilginç kültürlerinden biridir. Bu krallık ne tam anlamıyla
doğulu, ne de tam anlamıyla batılı devletlere benzer; her iki bloğun
siyasal ve kültürel etkilerinden oluşmuş yeni bir Anadolu Krallığıdır.
Kaynaklara göre Lidya’da üç ayrı sülale hüküm sürmüştür: Atyadlar,
Heraklidler(Tylonidler) ve Mermnadlar.
Herodotos’a göre Atyadlar sülalesi Atys’in oğlu Lydos ile başlar fakat
Lydos’tan sonra kralların sıraları ve hatta adları bile kesin değildir.
Bu da 2.bin yılın ikinci yarısı içinde yaşanmış olması gereken Atyad
sülalesi krallarının gerçekte var olmadığı, tüm eski çağ toplumlarındaki
gibi, Lidyalılar’ın çok eski bir geçmişe sahip olma istedikleri
sonucunda ortaya çıktığı fikrinin oluşmasına neden olmuştur. Ama bu
hanedana ait bir kral adı ‘Meles’ Hitit kayıtlarında geçmektedir.
Sardes’te yapılan kazılar Son Tunç Çağı’nda (MÖ
1400-1200) Lidyalılar’ın, Yunanistan’dan gelip Batı Anadolu’ya yerleşen
Mikenlerle ticaret yaptıklarını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca Hitit
arşivlerine göre Hitit İmparatoru Tudhaliya IV (MÖ 1250-1220) “Assuwa
Konfederasyonu” adıyla birleşerek kendine karşı gelen bir takım
devletlere sefer yapmış, bu ülkeleri yıkıma uğratmıştır. Nitekim
arkeolojik kazılar 2.bin yılın sonlarında bir düşman güç tarafından
yakılıp yıkıldığını göstermiştir.
Atyadlar’ı izleyen Heraklidler sülalesi Lidya’da
505 yıl egemen olmuştur. Başlangıcı MÖ 1192 yıllarına uzanır. Bu tarih
yeni Hint-Avrupa kabilelerinin Boğazlar yoluyla Anadolu’ya göç ettikleri
ve Büyük Hitit İmpartorluğu’nun ortadan kalktığı yıllardır. Bu sülaleye
Grekler’ce tanrı Herakles’le ilişkiye getirelerek “Heraklidler”,
Lidyalılarca kahramanları Tylos ya da Tylon’un adından “Tylonidler” adı
verilmiştir. Tylon’un Batı Anadolu’ya yeni gelen Hint-Avrupa’lı
Thraklar’ın bir boyunca getirilmiş olması olasıdır. Heraklidlerin daha
önce bahsettiğimiz Maionlar’a eşitliği ve Demir Çağı’nın başlarında
Sardes’e “Hyde”, ülkeye de “Maionia” adını verdikleri öne sürülmüştür.
Çünkü son Heraklid kralı Kandavles’in adının Maionca olduğu kabul
edilmektedir. Ayrıca MÖ 1000 yıllarında Maionia denilen Lidya’ da
çanak-çömlekçilikte yeni bir boyalı geometrik biçim meydana gelmiştir ve
bu Demir Çağ Lidyasında yüksek bir kültür ve artistik faaliyet olduğunun
kanıtıdır.
Daha sonra Mermnadlar denen hanedanın ilk kralı Gyges’in MÖ 685 yılında
Lidya tahtına çıkışıyla ilgili oldukça heyecanlı asıl öykü başlar.
Karısının güzelliğine hayranlığını kanıtlama derdindeki Kandavles’in
kuşkulu dostu Gyges’e yatmaya hazırlanan karısını gizlice seyrettirmesi
ve çok kızan Kraliçe’nin kocasını öldürsün diye Gyges’ı gizliden gizliye
zorlamasıyla Gyges Kandavles’i öldürür ve kraliçeyle evlenerek tahta
geçer. Böylece 141 yıl sürecek olan Mermnad egemenliği başlar.
Lidyalılar eski Önasya’ da birinci derecede önem kazandılar ve özgün
eserler yarattılar. (MÖ 587-546) sırayla Gyges, Ardys, Sadyattes,
Alyattes ve Kroisos Lidya devletini yönettiler. Bu dönemde Lidya’nın
zenginleşmesi ve güçlenmesi de altın madeninin bulunması, işlenmesi ve
ticaretin yapılması çok önemli bir faktördür. Bu saydığımız kralların
ilk adımda, güç politikasının silahı olarak ekonomik kaynakları
kullandıkları sanılır. Ilk sikkelerin ortaya çıkışının asker
ücretlerinin ödenmesiyyle ilgili olduğu bile düşünebilir.
Gyges tarihe geçince Yunan kentlerine karşı askeri
girişimlerde bulundu ve kuzeyden gelen Kimmer tehlikesiyle uğraştı. Ve
onları yenilgiye uğrattı. Fakat ikinci Kimmer saldırısına dayanamayacak
Sardes’in yııkımıyla sonuçlanan savaşta öldü. Bu dönemde Yunanistan’la
ticaret ilişkileri çok gelişmiştir.
Gyges’ten sonra gelen krallar döneminde de Kimmer
akınları devam etti. Fakat bunlara karşı Lidya devleti çok iyi direndi
ve bu da ekonomisinin ne denli güçlü olduğunu gösterir. Yine Gyges’ten
sonra gelen krallar Yunan kent devletlerine saldırılar düzenlediler.
Alyattes Lidya tarihinin en büyük kişisi ve Mermnad hanedanının en etkin
kralıdır. Batı And kıyılarını ele geçirdi ve Batı And’ın kuzey kuzey
kısmını elinde bulunduran Kimmerleri Kızılırmak’ın ötesine sürdü ve bu
sayede LidyaKrallığı’nın gücü yeni boyutlara ulaştı.Kuzeyli barbarlardan
zara görüp zayıflayan Phrygia Lidya’ya bağlandı.Bu dönemin önemli
olaylarından biri de nedeni pek bilinmeyen Lidya-Med savaşıdır. Sonuçta
Kızılırmak her iki devlet arasına sınır kabul edildi. Alyattes
Lidyalılar’la Grekler arasındaki ilişkilere çok değer verdi; Miletos’ta
iki tapınak inşa ettirdi; Delphi’deki kehanet merkezine armağanlar
yolladı; Korint tiranı Periandros ile dostluk ilişkileri kurdu. Bu
kraldan itibaren Grek etkisi açık bir şekilde görülmeye başlar,
Hellenleşme bunu izleyen döemlerde büyük bir hıız gösterir.
MÖ 560 yılında oğlu Kroisos başa geçti ve babasından devraldığı güçlü ve
zengin devlet sayesinde ününü tüm eski çağ dünyasına duyurdu. İçerdeki
taht kavgasını sona erdirdikten sonra Ephesos’ a yöneldi ve tüm Grek
kentlerine egemen oldu. Ephesos ‘taki Artemis tapınağını tekrardan inşa
ettirdi. Kroisos döneminde Lİdya devleti zenginliğinin ve kültürel
gelişiminin doruğuna ulaştı. Dillere destan zenginliği kaynağını bağlı
bölgelerden alınan haraçlar, ticari gelirler ve ülkenin doğal
zenginliklerinden alıyordu.
MÖ 6.yy’ın ortalarında beliren Pers tehlikesini gören ve önlemler alan
Kroisos Sardes yakınlarına gelen Pers ordusuyla karşılaştı ve yenildi.
Sonuçta İranlılar tüm Anadolu’ya hakim oldular ve Lidya devleti tarih
sahnesinden silindi.
LİDYA ESERLERİ (KARUN HAZİNLERİ)
Antik Çağ’da Anadolu’nun batısında yer alan, güneyi Karia, kuzeyi Mysia,
doğusu Frigya, batısı Ionia ve Aiolia bölgeleri ile çevrili alana Lidya
denmektedir. Ünlü tarihçi Heredot’a göre üç sülalenin yönettiği
Lidya’nın son sülalesi Meermnandlar 141 yıl egemen olmuş, Lidya’nın
bölgede siyasal ve ekonomik yönden önemli ülke olmasını sağlamışlardır.
Saray entrikaları ile 2. sülale Heraklidlerden krallığı ele geçiren 3.
sülale Mermenandlar Kral Gyges ile başlar. Ardys, Sadyattes, Alyattes
ile devam edip Kroisos yani Karun ile son bulur. Milattan önce 7. yy’ın
ilk yarısında Gygesil’e başlayan Lidya İmparatorluğu parayı icat
ederek insanlık tarihinde önemli buluşlardan birini
gerçekleştirmişlerdir. Bu buluş, ilk çağ dünyasının ekonomik gelişimini
bir olay olmuştur.
Lidya’nın ilkçağ dünyasının en zengin ülkesi olmasının bir nedeni Tmolos
dağlarından çıkan ve Hermos Nehrine karışan, başkent Sardes’ten geçen
Paktalos deresinin alüvyonları içindeki altındır. Buradan çıkarılan
altın Lidya’nın kaderini belirlemiştir. 3. sülalenin son kralı Kroisos
babası Alyattes’in ölümünden sonra M.Ö. 560’ta tahta geçmiş ve akıl
almaz zenginliği sayesinde “Karun kadar zengin” deyimiyle günümüze
kadar taşımıştır.
Karun hazineleri hakkında bilgi edinebilmek için Lidya krallığını
incelemek gerekir.
M.Ö. 560-546 yılları arasında ülkesini yöneten bu kralın dönemine ait
Uşak’ın 25 km batısında ve İzmir karayolu üzerinde bulunan Güre köyü
yakınlarında Lidya tümülüslerinden çıkarılarak kaçırılan ve 1993 yılında
geri alınan eserlere Karun Hazineleri denmektedir.
SİYASİ TARİH
İlkçağda kabaca bugünkü Gediz ve Küçük Menderes vadilerini kapsayan
bölgeye Lydia adı verilmekte idi. Bu aynı zamanda Anadoluya özgü bir
uygarlığa da adı vermekte idi: Lydia Uygarlığı:
Sardes’teki ilk yerleşme ile ilgili doyurucu bir bilgi yoktu. Yapılan
kazılar, Sardes’in Tunç çağı sonlarında bir Anadolu köyü özelliklerini
taşıdığını göstermiştir. Tunç çağı sonlarına ait tabakalardan, ölülerin
yakılıp gömüldüğü öğrenilmiş, ağaç dalları, kamış ve balçıktan yapılmış,
daire biçiminde bir kulübe bulunmuştur. Ancak bu köy topluluğu Kıta
Yunanistan ile kültürel bağlar kurabilmiştir. Sardes’in alt
tabakalardan çıkan Geç Hellas III c türü miken keramik parçaları, Türk
çağı sonlarında Yunanistan ile Lydia arasındaki kültürel bağların
ispatıdır.
Sardesliler özellikle Yunanlıların etkisinde kalmışlardır ki
Lydialıların geometrik üslup çanak çömlekçiliği tamamıyle yunan etkisi
altında gelişmiş bir türdür ve böylece de boyalı Lydia geometrik
üslubunun doğması demir çağ Lydiasındaki en önemli buluşlardan biridir;
Kültür ve sanat hareketlerinin düzeyinin yükseldiğinin de en güzel
kanıtıdır. Boyalı çanak çömlekçiliğinin başlaması nüfusa pek etkide
bulunmamıştır. Yerli çanak çömlek ustaları ve ressamlar
Yunanistan’dan dış alımla yapılan eşya ve malzeme ile çalışarak ya da
bizzat Yunanistan’a gidip yunan çanak çömlek ve ressamları ile beraber
çalışarak yeni şeyler öğreniyorlardı.
Sardeslilerin tarihi geçmişleri ile ilgili bilgileri çeşitli
efsanelerden ve kazı çalışmalarından öğrenmekteyiz. Sardesli
heraklidlerle ilgili bilgiye göre Kambles yada Komblites adındaki bir
heraklid – Tylaind kralı çok yer ve içerdi. O denli oburdu ki bir akşam
karısını kesip yedi. Bazıları bunu hırsından yaptığını söylediler.
Sabahleyin kral, karısının elini ağzında bulunca dehşete düştü ve kendi
boğazını kesti, çünkü yaptığı korkunç iş açığa çıkmıştı. Tümüyle düş
ürünü olmasına karşın bu öykü eski dönem kayıtlarına ait bir fikir
vermesi bakımından ilginçtir.
Sardesliler kazı bakımından çok zengin bir ülke olmasına karşın zaman
zaman vahşi bir hayat yaşamışlardır. Ve bu yaşam tarzları da çeşitli
efsanelerin doğmasına yol açmıştır; Sardesli hükümdar Kandoules’in
adının köpek boğan anlamına geldiği yapılan arkeolojik buluntularla
doğrulanmıştır: Sardes kazılarında, aynı türde 11 adet kab içinde yeni
doğmuş köpek yavrularına ait iskeletler bulunmuş ve buluntuların bir
hint Avrupalı savaş tanrısı niteliğindeki Kandoules onuruna verilen
yemekler sırasında yenildiği anlaşılmıştır. Bir başka efsaneye göre
karısının güzelliğine hayran olan Son herakled Tylonid Kandoules , bu
güzelliği en yakın adamlarından Mermand olan Gyges’e gizlice gösterir.
Seyredildiğini sezen kraliçe ,
genç
Gyges’e zorlayarak ya kocasını öldürerek kendisiyle evlenmesini ya da
O’nu öldüreceğini söyler. Öykü Gyges’in Kandoules’i yatağında
bıçaklamasıyla son bulur.
Mermand krallarında Gyges, Ardys, Aliyattes ve Kroisos güç politikasının
silahı olarak ekonomik kaynakları kullanmışlardır. Hatta ilk sikkenin
ortaya çıkışının asker ücretlerinin ödenmesiyle ilgili olduğu bile
düşünülebilir.
Genellikle etki alanları çok geniş kehanet merkezlerine Lydia kralları
tarafından gönderilmiş armağanları , yunan siyasetini parasal araçlarla
etkileme adımı olarak kabullenmek olasıdır.
Sardes kenti antik dünyanın en güçlü en zengin ve en anlamlı başkenti
olarak ününü duyurdu. Lydia sanat ve mimarlığının ön Asya ve Yunan
ufkunda bir yıldız gibi parladığı bu dönemde Sardes’te yaşamak dünyanın
en görkemli kentinde yaşamak demekti.
Sardes’te bulunan Yunanistan’dan dış alımı yapılmış vazolar Mermond
sülalesi zamanında Hindia ve Yunanistan arasında oldukça gelişmiş bir
ticaretin en önemli dairelerini oluşturmaktadır. Ki bu da bize
Yunanistan ile ilişkilerin pek erken başladığına tanıklık etmektedir.,
Sardes krallarından Gyges’in mezhebi olarak kabul edilen tümülüsün
boyutları bir dereceye kadar güç ve zenginliği yansıtır. Bu anıt Gyges
ve kentinin büyüklüğünün gözle görünebilen bir simgesi aynı zamanda
Lydia mimarlığının anıları koyabilmek için yapılan ilk örneğidir.
Yapılan istila ve savaşlar bazı olayları ortaya çıkarmıştır. Örneğin;
yanan bir ev damının çökmesi sonucu küçük bir çocuk iskeletiyle, bir
çukura atılmış, bazı organları eksik iki erkek, iki kadın ve bir
çocuğa ait iskeletler bu yıkımın acımasızlığının kanıtıdırlar.
Yapılan kazılar İslamiyet öncesi 6. yy’da Lydia ve Karia arasında bir
ilişkinin varlığını maddi belgelerle kanıtlamıştır. Ayrıca Sardes’te
bulı8unan ve üzeri Karia dilinde (Karca) yazıtlarla dolu çanak çömlek
parçaları bu Lydia- Karia ilişkisinin tanıklarıdırlar. Heredottos’un 57
yıl saltanatta kaldığını bildirdiği Alyattes son yıllarında kendisini
görkemli bir mezar anıtı yaptırmıştır. Kutsal fahişelerin büyük
katkıları sonucunda oluşturulan bu görkemli anıt Lydia tümülüslerinin en
büyüğüdür. Bu anıt mezar soyguncularınca yağma edilmiş bir biçimde
ortaya çıkarılmıştır. Hatta lahit bile bulunamamıştır. Bu mezar odası
Lydia duvar işçiliğinin en başarılı ve en cesur örneğini verir; Çok iyi
perdahlaşmış, mermerleşmiş kireçtaşı blokları demir kentlerle şaşırtıcı
bir güzellikte bir birine birleştirilmişlerdir.
İlk çağda çok zengin kişileri Kroisos gibi zengin denilmiştir; Bu
zenginlik doğu dünyasını da etkilemiş Karun gibi zengin deyimiyle
Kroisosun zenginlikleri kastedilmiştir. Kroisos çağında Lydia
krallığının başkenti Sardes zenginliğinin etkinliğini ve kültürel
gelişimin doruğuna ulaşmıştır. Siyasal alandaki uyum sanat olaylarını da
etkilemiş Kroisos’un destek ve isteğiyle sanat alanında büyük eserler
oluşturulmuş böylece İslamiyet öncesi 6. yüzyılın ortasında Lydia ve
sardes Arkaik Doğu Yunan sanatının merkezi haline gelmiştir. Anadolu’nun
verimli topraklarını ticaret ve sanat merkezi olan diğer kentlerine
krallığına bağlayan Kroisous bunlardan elde ettiği zenginliklerle çok
parıltılı bir yaşam sürmeye başlamış, her yönden Sardes’e koşan
bilginleri iyiliklere boğarak o zamanki uygar dünyada kenine büyük bir
ün kazandırmış Kroisous döneminde Lydia devleti, İslamiyet öncesi 5.
yüzyılda oyun yazarı Anskhylos’un deyimiyle altın Sardes ya da altın
yatağı Savdus zenginliğinin ve kültürel gelişiminin doruğuna ulaştı;
başkentin bu göz kamaştıran görkem ve zenginliğini büyük merak konusu,
giderek bir Lydia hayranlığının oluşmasına neden oldu; Örneğin
Lydia’da üretilen parfüm ve kremler, o zamanki dünyanın en çok aranan
malları durumuna geldi. Lydia’ya karşı duyulan hayranlık özellikle Yunan
dünyasında Lydia kremi ve süs eşyalarının da dışına taştı; Söz gelimi
Atina’nın ünlü siyah figürlü vazo ressamlarından birinin Lydia’lı ismini
taşımış olması, bu ilginin coşkunluğunu dile getirir.
Ticaret ve endüstrinin çok gelişmiş olmasına karşın, üretilen artı
ürünün oransız bir bölümü devlet hazinesi tarafından yutuluyor ve
burada yeniden üretici işleri için kullanılmayıp ya altın ve gümüş
olarak biriktiriliyor yada savaşta yararsız eğlencelerde dökülüp
saçılıyordu. Bu yüzden gerçek servette sağlanan mutlak artış büyük
değildi ve satın alma gücü gereksiz ölçüde sınırlıydı, bu nedenle
sınırsız gibi görünen zenginliğe karşı Lydia devletinin yıkılışı çok
kolay olmuştu.
UYGARLIK TARİHİ
Paranın Bulunuşu: Uygarlık tarihinde önemli yere sahip olan Lidya
Krallığı 141 süren egemenliği boyunca doğu sorunlarıyla uğraşmış ve bu
sorunların yarattığı korku krallığın kendisini göstermesine engel
olmuş. Fakat sanatta başarılı eserler ortaya koymuştur. Örneğin dinsel
bağlarla bağlı olan ve İyon sanatının yumuşaklığı ile doğu sanatının
coşkunluğunun karıştırılıp harman edildiği okullar açılmıştır. Yunan
etkisininde olduğu Lidya düşünün ve beğenisiyle birleşerek sonuçta
vahşi fakat hareket ve dinamizmin egemen olduğu bir biçim ortaya
çıkmıştır. Lidyalıların insanlık tarihi ve kültürüne yaptıkları
armağanlardan en önemlisi parayı icat etmeleridir. İlk çağ dünyasının
ekonomik gelişimini büyük ölçüde hızlandırmış ve hatta tarihin akışını
bile etkilemiştir. Sikkeler yaparak ödeme biçimleri fiyat strüktürünün
düzenleme gereği duyuldu. Bunun sonucunda okur yazarlığa gereksinim
duyuldu. Dolayısıyla herkesin öğrenebileceği ve çabuk kullanabileceği
bir alfabenin geliştirilip yayılması sağlandı. Lidya kralları para
sistemini icat etmekle insanoğlunun ekonomik aşamasına çok önemli bir
katkıda bulunmuştur ve modern ekonominin temelini atmışlardır.
Ekonomi ve Ticaret: Sardes halkı küçük dükkan halka açık gazinolar ve
hatta genelevleri sahibi olan ilk insanlar olduğu görülür. Yapılan kazı
ve eserlerde bilinen ilk serbest Pazar kurmuşlar hatta geçmişi doğu
pazarlarının öncesi olarak kabul edilebilir.
Örneğin İyon fincanlar, Aitolio kraterleri, samos alabastronları
kuş biçimli rodos kastleri Lidyalıların ege kıyıları ve kent
devletleriyle ticaret yaptığını göstermektedir. Altının bulunması
doğanın ve coğrafya koşullarının oluşturduğu güzel bir rastlantı olması,
etkin bir ticaret merkezinde yaşayan halkın ticaret yaşamını pratik
hale getirecek buluşlar yapması doğaldır. Çıkarılan eserlerde de
görüldüğü gibi Lidya2nın ilk çağ insanını en etkileyen yönü altın
zenginliğidir. Sardes aşağı kentinde akropelden uzak kurulmuş sanayi
çarşısının kuruluşunu göstermektedir. Altın işçileri ve mücevherci
dükkanları ana tanrıçanın koruması altında bulunmaktadır Lidya’da soylu
denilebilecek ve kralın mutlak yönetiminde olmayan zengin sınıfın olduğu
görülür.
Din: Lidyalıların diniyle ilgili fazla bilgi yoktur. Ana tanrıça Kybele’ye büyük saygı vardır. Çeşitli tapınmalarda bulunurlardı. Uzun
saçlı rahipleri hadım edilir, vahşi çığlıklar attıkları , dinsel
törenlerde, teflerini, kırbaçlarını, zillerini ve kokular yayan
saçlarının buklelerini ana tanrıçaya itaf ediyorlardı. Lidyalılar daha
çok Yunan dini ve tanrılarının etkisinde kalmış bir ulus olduğunu
gösterir.
Ölü Gömme Geleneği: Toprak kil ve taştan yapılmış tümülüslerin altında
bir yere gizlenmiş mermer yada kireç taşından mezar odaları
Lidyalıların ölümden sonraki yaşamalrını sürdürdüklerine inanılan
kanıtlardır. Lidyalılar gerçek yaşamalrını sürdükleri mekanlardan çok
öldükten sonraki yaşamalrını geçirecekleri mekanlara güzel ve süslü
mermer yapı ve sunakları donatmaları görülür.
Yazı ve Edebiyat: Bulunan bir yazıtta Lidya dili ile değil fakat ona
yakın bir dille yazılmış olduğu sanılan bir yazı bulunmuştur. Sanata çok
önem verilen Lidya sarayında edebiyatın önemli bir yerinin olmadığı
görülür.
Mimarlık Heykeltıraşlık Keramik: Yapılan kazılarda Sardes’in çok zarif
mermer yontular ve yine mermerden gelen ve kutsal yapılarıyla ün
yapmasına karşılık halk ahşap çatılı, kerpiç duvarlı yapılar içinde
yaşıyordu. Bu daha halk ve krallığın arasındaki uçurumu gösterir. Sardes
heykeltıraşı ekolü iyon sanatının yumuşaklığını ve doğu sanatının
coşkunluğunun karıştırılıp harman edildiği kendine özgü özelliklerdir.
Lidya bezemesi çağdaşı diğer Rodos ve doğu Yunan eserlerinden teknik ve
üslup yönlerinden kendine özgü nitelikleriyle kolay ayırt
edilebilmektedir. Vazolar üzerine renkli olarak yaban domuzu, arslan,
sfenksler, kuş, keçi ve dağ keçileri betimlemeleri kraliyet
sarayının esini ile geliştirilmiştir. Fakat hiçbir zaman halk tabakası
üzerinde etki yapamamıştır.
Küçük El Sanatları: Sardes’te sanat yönünden şaşırtıcı, yaratıcı çabalar
mimarlık yontu alanlarında gösterilmiştir. Fildişi oymacılığı ve altın
işçiliği yer tutmaktadır. Yapılan kazılarda heykel işlemeciliği, altın
takılar, döğmeler örnek gösterilebilir. Mermanedler döneminde altın
işçiliğinde çok yüksek bir becerinin ve mücevhercilikte basitliğini
yitirmiş uzun bir geçmişe dayanan çalışmanın varlığını ortaya koyar.
Enteresan bir şeyde küpeye çok önem verilmesidir. Sardes’li kadınlar ve
Lidyalı süvarilere ait elli altın küpe bulunmuştur.
Günlük Yaşam: Sardeslilerin akşam yemeği için kırmızılar giydiklerini ve
fildişi ayaklı, mor döşemeli yataklarına önemle uzandıkları anlatılır.
Güzel kokuları Lidyan denen kaplarda saklamaları güzellik merhemlerinin
sürülmesi uzun saçarlını süs eşyaları kullanmaları toplantıya
gidilirken mor giysiler, kokulu merhemlerin saçlara sürülmesi onlara
büyük zevk vermesi bir yaşam tarzıydı. Lidya halkı oyunun her türlüsüne
düşkündü. Kumar oyunları ve aşık kemiği ile oynana oyunlar başta
gelirdi. Görünüşe bakılırsa mimarlık açısından çok yoksul donatılmış
illerdi. Yaşamları oldukça sıkıcı olması ve Lidyalılar bu oyunları
yaşamalarına daha renkli bir hale getirmek amacıyla bulmuşlardır. Müzik
konusunda pek açık olmayan belgelere sahibiz. Yalnız paktis denilen
Lidya liri olduğu ve süvarileri savaş yürüyüşlerinde uyum sağlanması
için flüt ile kaval kullandıkları belirtilir.
|



Lidya Kralı Kroisos

Dünyanın ilk parası,
altın Lidya aslanı.

Arka Yüz.

Kroisos'un Aslan ve Boğası. Gümüş.

Arka Yüz
|